.
Amerika Birleşik Devletleri henüz devlet yapılanmasını tamamlamamış, bağımsızlık sürecini yeni geride bırakmışken, Osmanlı Devleti ile temas kurmuştu. Bu temasın arka planında ideolojik ya da doğrudan siyasal bir ittifak arayışı yoktu. Daha çok dönemin ticari ve güvenlik ihtiyaçlarından kaynaklanan pragmatik bir yakınlaşma söz konusuydu. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğu; Avrupa, Asya ve Afrika’ya yayılan topraklarıyla yalnızca askeri ve siyasi bir güç değil, aynı zamanda geniş bir coğrafyada istikrarın ve düzenin temsilcisiydi.
Sömürgeciliğin yükselişe geçtiği yüzyıllarda Osmanlı, birçok mazlum millet için bir denge unsuru ve sığınak işlevi görüyordu. Atlas Okyanusu ve Akdeniz havzasında İngiliz ve Fransız korsanlarının tehdidi altındaki ticaret yolları, yeni kurulmuş Amerika için ciddi bir risk alanıydı. Bu noktada Osmanlı’nın denizlerdeki varlığı ve özellikle Cezayir üzerinden sağladığı etki, Amerikan ticaret gemileri açısından önemli bir güvenlik şemsiyesi oluşturuyordu. Osmanlı’nın Akdeniz ve Atlas Okyanusu’ndaki gözü ve kulağı konumundaki Cezayir, Amerikan gemileri için fiili bir liman ve koruma alanıydı.
Osmanlı bayrağını gemilerine çeken Amerikan ticaret gemileri, korsan saldırılarına karşı caydırıcılık sağlıyor; bu sayede ticaretlerini daha güvenli biçimde yürütüp ülkelerine dönebiliyorlardı. Bu durum, iki devlet arasında doğrudan siyasi bir ittifaktan ziyade karşılıklı menfaatlere dayalı bir denge ilişkisini ortaya koyuyordu. Güçlü olan Osmanlı, deniz güvenliği sağlıyor; yükselme aşamasındaki Amerika
Osmanlı Devleti döneminde temelleri atılan, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte daha kurumsal ve güçlü bir yapıya kavuşan Amerika–Türkiye ilişkileri, tarihsel süreç içerisinde zaman zaman dalgalanmalar yaşamış olsa da genel çerçevesi itibarıyla karşılıklı güven ve iş birliği anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Bu ilişkilerde ortaya çıkan geçici gerilimler, Türkiye’nin barışçıl, dengeli ve samimi dış politika yaklaşımı sayesinde kalıcı bir krize dönüşmemiş, aksine dostluk zemininde aşılabilmiştir.
Şu açık bir gerçektir ki, Asya kıtasında Amerika Birleşik Devletleri’nin güven duyduğu en önemli ülkelerden biri Türkiye’dir. Türkiye, sahip olduğu jeopolitik konum, tarihsel birikim ve diplomatik tecrübe sayesinde yalnızca kendi çıkarlarını değil, bölgesel istikrarı da önceleyen bir politika yürütmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’yi uluslararası arenada güvenilir ve öngörülebilir bir aktör hâline getirmiştir.
Türkiye, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütlerin üyesi olmasına rağmen, bu kurumlar içerisindeki bazı ülkelerin zaman zaman dostluk ve müttefiklik ruhuyla bağdaşmayan tutumlarına rağmen, kendi barış anlayışından ve ilkelerinden ödün vermemiştir. Türkiye’nin bu duruşu, ilkesel bir dış politikanın somut göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Güç dengelerinin sıkça değiştiği bir coğrafyada, barışı önceleyen bu tutum kolay bir tercih değildir.
Amerika Birleşik Devletleri de Türkiye’nin bu istikrarlı ve yapıcı yaklaşımını yakından takip etmiş ve çoğu zaman takdir etmiştir. Türkiye, bulunduğu coğrafyada yalnızca bir ülke değil, aynı zamanda barışın anahtarı konumundadır.
Osmanlı Devleti döneminde temelleri atılan büyük güçlerle ilişkiler, Cumhuriyet’in ilanından sonra da farklı biçimlerde devam etmiştir. Ancak Cumhuriyet Türkiye’sinin dış politika tercihleri, Osmanlı’dan devralınan mirasın yanı sıra dönemin küresel siyasal dengeleri tarafından da belirleyici biçimde şekillendirilmiştir. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, Mustafa Kemal Atatürk ve ardından İsmet İnönü döneminde, genç Türkiye Cumhuriyeti kendisini oldukça hassas ve zorlayıcı bir uluslararası ortamın içinde bulmuştur.
Bu dönemde çarlık Rusya’sının geçmişten gelen emperyalist politikaları ve Sovyetler Birliği’nin bölgesel etkisini artırma çabaları, Türkiye açısından ciddi bir güvenlik kaygısı oluşturmuştur. Bu nedenle Cumhuriyet yönetimi, denge politikası çerçevesinde Batı dünyasıyla, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerine daha sıcak yaklaşmak zorunda kalmıştır. Türkiye’nin bu tercihi, ideolojik bir yakınlıktan ziyade, ulusal güvenlik ve bağımsızlık kaygılarının bir sonucudur.
1940’lı yıllardan itibaren Sovyet Rusya’nın sosyalist sistem içinde yaşadığı yapısal sıkıntılar ve bu sistemin çevre ülkelere baskı aracı olarak kullanılması, Türkiye’de de siyasal ve toplumsal yansımalar doğurmuştur. Sosyalist partilerin kurulmasıyla birlikte özellikle gençler arasında belirgin bir ayrışma yaşanmış, toplum iki ana siyasi eğilim etrafında bölünmüştür: milliyetçiler ve devrimciler. Bu ideolojik bölünme, Türkiye’nin iç siyasetini derinden etkilemiş ve dış politikadaki tercihlerin iç politikaya yansımasına neden olmuştur.
Sovyetler Birliği’nin Türkiye üzerindeki baskıları arttıkça, Ankara yönetiminin Amerika Birleşik Devletleri ile olan ilişkileri de paralel
Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı tarafından nasıl ve hangi süreçler sonucunda yıkıma sürüklendiği, tarih kitaplarında ayrıntılı biçimde incelenmiştir; dolayısıyla burada bu süreci bütün yönleriyle yeniden ele almanın bir anlamı yoktur. Bununla birlikte, genel çerçeveyi hatırlatmak gerekir: Batı dünyasının büyük güçleri, uzun yıllar boyunca Osmanlı toprakları üzerinde yoğun bir baskı kurmuş hem siyasal hem ekonomik araçlarla imparatorluğu zayıflatmış ve nihayetinde onun dağılmasını hızlandırmıştır. Bu süreç aynı zamanda modern dünyanın büyük sömürge düzeninin temel taşlarından birini oluşturmuş, Batılı devletler yaklaşık 150 yılı aşan bir dönem boyunca geniş bir coğrafyayı kendi nüfuz alanlarına dönüştürmüşlerdir.
Bugün gelinen noktada, tarihsel gelişmelerin de etkisiyle, İslam dünyasının büyük bölümü tam anlamıyla bağımsız bir siyasal iradeye sahip değildir. Bölgedeki birçok ülke, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve çeşitli Avrupa devletlerinin ekonomik, askeri ya da diplomatik baskıları altında şekillenen politikalar izlemek durumunda kalmaktadır. Bu nedenle, söz konusu ülkelerin önemli bir kısmı fiili anlamda birer sömürge düzeni içerisinde konumlanmaktadır.
Bununla birlikte, Batı dünyasının tam anlamıyla kontrol altına alamadığı ve kendi karar mekanizmalarıyla varlığını sürdüren az sayıda İslam ülkesi vardır. Bu ülkeler arasında öne çıkanlardan biri de Türkiye’dir. Türkiye hem tarihsel birikimi hem de bölgesel konumu itibarıyla bağımsız kararlar alabilen nadir devletlerden biridir. Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasındaki ilişkiler de özellikle askerî,
19. yüzyılın ortalarından itibaren gerek Amerika Birleşik Devletleri gerek Avrupa’nın güçlü ülkeleri gerekse Rusya, Osmanlı coğrafyası üzerinde uzun vadeli ve kapsamlı hesaplar yapmaya başlamışlardı. Bu dönemde dünya siyasetinde belirleyici olan güç dengeleri hızla değişiyor, sanayi devrimini tamamlamış ülkeler hammadde kaynaklarına ve yeni pazar alanlarına yöneliyordu. Osmanlı toprakları hem jeopolitik konumu hem de barındırdığı zengin yeraltı kaynakları nedeniyle bu büyük güçlerin iştahını kabartıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu ise bu süreçte Avrupa’daki gelişmeleri maalesef ıskalamıştı. Batı’da yaşanan bilimsel ilerlemeler, teknolojik devrimler ve sanayi hamleleri, Osmanlı’da yalnızca uzaktan izleniyor, iç reformlar ise gecikmeli ve sınırlı kalıyordu. Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi yenileşme adımları atılmış olsa da eğitimden sanayiye kadar birçok alanda derin yapısal dönüşüm sağlanamamıştı. Özellikle yükseköğretim kurumlarının modernleşememesi, teknik bilgi eksikliği ve üretim teknolojilerinin gelişmemesi, imparatorluğu zamanla Avrupa karşısında savunmasız hale getirdi.
Bu dönemde Rusya ve Avrupa devletleri, artık koca bir imparatorluğun yavaş yavaş çöküş aşamasına girdiğinin farkındaydılar. Osmanlı topraklarında giderek artan milliyetçi ayaklanmalar, Balkanlar’daki kargaşa, ekonomik zafiyetler ve merkezi otoritenin zayıflaması, “Hasta Adam” yakıştırmasını haklı çıkarır nitelikteydi. Ancak Osmanlı coğrafyasını diğerlerinden farklı kılan en önemli unsur, yeraltı zenginlikleriydi. Özellikle Orta Doğu’daki petrol sahaları, 19. yüzyılın sonlarına doğru bütün dünyanın ilgisini çeken stratejik bölgeler haline gelmişti.
Petrol, o dönemde yeni keşfedilmekte olan bir
Bir önceki yazımızda, Hemlin’in özellikle İngiltere örneği üzerinden yaptığı tespitten söz etmiştik: Yabancı devletler için Osmanlı coğrafyasında “din hürriyeti” kavramı, yalnızca bir inanç meselesi değil; doğrudan politik baskı ve nüfuz aracı olarak kullanılan güçlü bir unsurdu. Bu anlayış, 19. yüzyılın siyasi atmosferinde Osmanlı Devleti üzerinde sürekli bir dış müdahale kapısı açmıştı.
Avrupa devletlerinin bu tutumunu en açık biçimde Kudüs’teki kutsal mekânlar üzerindeki çekişmelerde görmek mümkündür. Özellikle Fransa başta olmak üzere Katolik ülkeler, bu topraklarda kendilerine ait saydıkları mekânların korunması ve kullanımı konusunda sürekli hak iddia etmişlerdir. Tarihin biraz gerisine gittiğimizde, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kudüs’ün fethiyle birlikte burada bulunan kutsal yerlerin bakım ve kullanım hakkının Katolik dünyasının temsilcisi olan Fransızlara verildiğini görürüz.
Ancak zamanla Osmanlı Devleti, beklediği desteği Katolik dünyasından göremedi. Bu nedenle, “Makam-ı Mukaddese” olarak bilinen kutsal yerlerin bakım ve kullanım hakkını bu defa Ortodoks dünyasının güçlü temsilcisi Çarlık Rusyası’na devretti. Bu karar, Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Hem Katolik dünyası hem de Amerika bu durumdan rahatsız oldu; çünkü Rusya’nın Kudüs üzerindeki etkisi, Hristiyan
Robert Kolej kurulup öğrenci alarak eğitime başlayınca, Türk Amerikan ilişkileri çok farklı bir safhaya girdi. Bu konuda en önemli kaynak Hamlin’in hatıratıdır. Hamlin hatıratına, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla başlar. 400 çadırlık bir aşiretten Osman Bey ile başlayan Orhan Bey'le şekillenen bu güçlü devletin kuruluşunun sağlamlığını ve bu beylerin kabiliyetlerinden ziyade İslam’a ve Selçuklu’dan tevarüs eden kurumsal yapıya bağlar. Hamlin’in tespiti son derece önemlidir. Hamlin özellikle modern ordusun teşekkülünde Orhan Bey'in kardeşi Alaeddin Bey’in çabalarını ve ileri görüşlülüğünü öne çıkarır. Fetih hareketlerinde, İslam’ın Gayr-i Müslim halka bağışladığı özgürlüklerin önemli ve müspet bir etki ettiğini vurgular.
XIX. yüzyıla girildiğinde Osmanlı Devleti, artık eski kudretinden uzaklaşmış, Avrupa’nın büyük güçlerinin baskı ve müdahaleleriyle yön tayin etmek zorunda kalan bir imparatorluk haline gelmişti. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere dönemin önde gelen Avrupa devletleri, Osmanlı üzerindeki etkilerini artırmak için sürekli rekabet halindeydiler. Devletin izlediği dış politika ise adeta denge arayışı üzerine kurulmuştu: Rusya’nın baskıları arttığında Osmanlı, Fransa ve İspanya’ya yakınlaşır; Fransa ve İngiltere’nin baskısı yoğunlaştığında ise bu kez Rusya’ya yaklaşarak nefes almaya çalışırdı. Bu hassas denge siyaseti, aslında imparatorluğun giderek artan dış bağımlılığının da bir göstergesiydi.
Bu durumun çarpıcı örneklerinden biri Kudüs meselesidir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Osmanlı topraklarına katılan Kudüs, Hristiyan dünyası için kutsal addedilen mekânları barındırdığından özel bir statüye sahipti. Osmanlı, bu statüyü gözeterek şehrin dini mekanlarının idaresini Fransa’ya bırakmıştı. Ancak Sultan II. Abdülhamid döneminde Çarlık Rusya’sı, bu kutsal mekanların yönetiminin Rus Ortodoks Patrikhanesi’ne verilmesini talep etti. Osmanlı bu isteği kabul etmediği takdirde savaşla tehdit ediliyordu. Kudüs meselesi, aslında sadece dini bir çekişmeden ibaret değildi; arkasında büyük güçlerin Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını ve stratejik bölgelerini ele geçirme arzusu yatıyordu.
Rusya’nın tehditleri karşısında İngiltere ve Fransa, Osmanlı’ya bu talebe kesinlikle boyun eğmemesi gerektiğini, aksi halde büyük bir tehdit ile karşılaşacağını açıkça bildirdiler. Fakat Osmanlı’nın bu desteğe
Amerika Birleşik Devletleri’nin Osmanlı Devleti ile kurduğu ilişkiler, başlangıçta yalnızca ticari düzlemdeydi. ABD, özellikle Akdeniz ve çevresinde ticaret yapabilmek, limanlara girebilmek ve mallarını pazarlayabilmek için Osmanlı ile diplomatik temas kurdu. Bu sayede Akdeniz ticaretinde etkin bir rol üstlenmeye başlamıştı. Ancak zamanla Amerika’nın çıkarları yalnızca ticaretle sınırlı kalmadı. Artık Osmanlı topraklarının içine nüfuz etme düşüncesi öne çıkmıştı.
Bunu doğrudan askeri ya da siyasi bir yöntemle gerçekleştirmesi mümkün değildi. Osmanlı hâlâ büyük bir imparatorluktu ve böyle bir girişim hem riskli hem de maliyetli olurdu. ABD için en uygun yol, doğrudan halkın arasına sızmayı sağlayacak, toplumsal ve kültürel zeminde etkili olabilecek bir mekanizma bulmaktı. İşte tam da bu noktada misyoner teşkilatları devreye girdi.
1810 yılında Boston’da kurulan American Board of Commissioners for Foreign Missions (kısaca Amerikan Board), Osmanlı topraklarına yönelik faaliyetlerin ana merkezi oldu. 1820 yılında iki misyoner aracılığıyla Osmanlı topraklarına ilk adımlarını attılar. Başlangıçta Bulgaristan’a yerleştiler, ardından Dr. Cyrus Hamlin’in öncülüğünde İstanbul’da Robert Koleji kuruldu. Bu okul yalnızca bir eğitim kurumu değildi; aynı zamanda bir misyoner üssüydü.
Robert Koleji’nde eğitim gören Bulgar gençleri, mezun olduktan sonra bağımsızlık hareketlerinde ön saflarda yer aldılar. Böylece Amerika, Avrupa’daki misyoner teşkilatlarının yıllardır başaramadığı bir işi gerçekleştirdi: Bulgaristan’ın Osmanlı’dan koparılması. Bu gelişme yalnızca Bulgaristan’ın bağımsızlığıyla sınırlı
Geçen sayımızda 1920’lerden itibaren Amerikan-Türkiye ilişkilerinin hızlı bir gelişim sürecine girdiğinden bahsetmiştik. Bu dönemde, özellikle Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte iki ülke arasındaki ilişkilerde gözle görülür bir ivmelenme yaşanmıştır. Bu sadece siyasi ve ekonomik düzeyde kalmamış, aynı zamanda akademik alanda da kendini göstermeye başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde Türkiye üzerine yapılan çalışmaların sayısında belirgin bir artış olmuş, yüksek lisans ve doktora düzeyindeki araştırmalar bilim dünyasında önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Bu ilginin ardında yatan nedenlerden biri, kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında ilan edilmesiyle birlikte bölgede yeni bir devletin doğmuş olmasıdır. Bu yeni yapı, Amerika’nın hem stratejik hem de tarihsel ilgisini çekmiş, Türkiye'nin modernleşme süreci ve Batı ile kurduğu ilişkiler, birçok araştırmanın merkezine yerleşmiştir.
Amerika’da 1924-2000 yılları arasında yapılan akademik çalışmalara baktığımızda, özellikle doktora tezlerinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Bu tezlerin büyük çoğunluğu siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel alanlarda Türkiye’yi ele almakta, ayrıca Türk-Amerikan ilişkilerinin seyrine ışık tutmaktadır. Söz konusu akademik üretim, sadece doktora çalışmalarıyla sınırlı kalmamış; aynı zamanda çok sayıda kitap, makale ve rapor da yayımlanmıştır. Bu
Amerika 4 Temmuz 1776 tarihinde Kıta Kongresi tarafından kabul edilen Bağımsızlık Bildirgesi'ni yayınladı. Böylece 13 Amerikan Kolonisi Büyük Britanya ile olan siyasi bağlarını kopardı, Bildirge, sömürgecilerin bağımsızlık arayışlarının motivasyonlarını özetledi. Kendilerini bağımsız bir ulus ilan ederek, Amerikan sömürgecileri Fransa ile resmi bir ittifak kurdu ve böylece Büyük Britanya'ya karşı savaşta Fransız desteği sağlamış oldu. Böylece İngiltere ile tüm ticari bağları kesilmiş oldu. Fransız ve İspanya ile yürütmeye çalıştığı ticarette ise bu ülkelerin katı tutumundan dolayı önemli gümrük sorunları yaşıyordu. İngiltere ve Fransa, Amerikan, ticaret gemilerini Akdeniz havzasında kaçırmak için ellerinden geleni yapıyordu.
Tarihe damga vurmak!
Her insanın ömrü gibi, her milletin, toplumun ve ülkenin de bir ömrü vardır! Tarihe baktığımız zaman nice imparatorluklar, nice devletler, nice siyasi şöhretler gelip-geçti...
Bir ülkede heykelleri dikilenler, kahraman sıfatıyla anılanlar, başka bir ülkede zalim ve katil olarak algılanmakta! Örnekleri sıralamaya değmez, Bunun en yakın örneklerinden biri Hitlerdir!...
Irkçı-milliyetçi Alman nesli O’nu kahraman olarak görse de insanlık tarihine eli kanlı katil olarak geçer, Alman tarihinde de kara bir leke olarak yer alır!
Yüzlerce-binlerce örneği olan zalimleri tarih kaydettiği halde, hala bu sevdada olan siyasetçilere rastlanmaktadır, birçok ülkede...
Gerçek şu ki, çağın teknolojisi de bu tür hastalıklı siyasetçileri tahrik etmektedir!
Günümüz dünyasının sahip olduğu teknolojiden fazlasına artık ihtiyacı yoktur!... Orta çağın ‘kan dökücü fatihleri’ne de insanlığın ihtiyaç yoktur!...
Dünyamızın bugün ihtiyaç duyduğu kahramanlar Büyük Ahlaki Liderler olacaktır! İnsanlığın barışa ihtiyacı vardır, adını kahramanlık olarak koyduğu canavarlığa, eşkıyalığa ihtiyacı yoktur!
Bunu sağlamak için tüm dünya ülkelerinde konuyu gündeme getirecek sivil toplum örgütleri oluşturulmalıdır.
Bunların önderliğini de din alimleri ve bağlı bulundukları kurumları başlatmalıdır.
Tarih boyunca siyaset adamları dinleri bilerek birebirlerine düşman ettiler. En kısa zamanda dinler, siyasetçilerin hegemonyasından kurtularak, tüm dünyada barış meşalelerini yakmalılardır! …
Bunun öncülüğünü de güçlü ülkeler yapmalıdır.
Dünya barışını siyasetçiler hiçbir zaman yapmayacaklardır. Bunu
Gazetemizin geçen (3) sayısında ağırlıklı olarak Türk-Amerikan ilişkilerinin başlangıç safhasında bu konudaki bilgiler Amerikan ve Osmanlı arşivlerinden yararlanılarak yazıldığına değinmiştik.
Gazetemizde yayınlanan Türk-Amerikan ilişkileri ile ilgili makalelerimiz ilgi kadar, merak ve soru işaretleri de oluşturdu…
Merak ise yazıların daha uzun tutulmasını gündeme getirdi. Soru işaretleri ise bu tarihi bilgilerin nereden alındığına dair merak uyandırmaktadır?
Okuyucularımızın merakını daha fazla can sıkıntısı haline getirmeden özetle gidermeye çalışalım… Bu konulardaki bilgi kaynakları Osmanlı arşivleri ile Amerikan arşivleridir. Öncelikle Amerikan arşiv bilgileri hakkında özet bir bilgi vereyim.
Amerikan arşiv kaynaklarının en önemli kısmı gemicilerin, tacirlerin, seyyahların ve özellikle misyonerlerin kaleme aldıkları kitaplar… İkinci derecede ise zamanla Amerikan gazete ve dergilerinin yayınladığı makale ve haberler konuya ışık tutmaktadır. Özellikle 1920’den sonra Osmanlı /Türkiye-Amerikan ilişkilerini konu alan sistematik ve geniş kapsamlı, detaylı çalışmalar ise 1920’lerin başından itibaren hızla artmaya başlamıştır...
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, Demokrat Parti’nin iktidara gelişi döneminde Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde gözle görülür çalışmalara şahit olmaktayız. Özellikle bu alanda yapılan doktora çalışmaları son derece önemlidir.
Amerika’da yapılan Türkiye üzerindeki çalışmalara gelince, Cumhuriyet’in ilanıyla yeni bir devletin doğuşu, Amerika’nın ilgisini BÖLGESEL GELİŞMELER açısından daha çok çekmiştir. Özellikle 500 yıllık bir imparatorluğun 30 milyon kilometrekare bir alanı terk etmesi, Amerika dışında tüm Avrupa’nın da dikkatini çekmiştir.
1924-2000 yılları arasında ABD’de yapılan akademik (doktora, yüksek lisans.. ) çalışmalar dışında çeşitli konularda çok sayıda kitap, dergi ve makaleler yayınlanmıştır ki, bu çalışmaların önemli bir kısmı Amerikan arşiv belgelerine dayanmaktadır. Bu çalışmalarda göze çarpan en önemli özellik, Osmanlı arşivlerine hiç atıf yapılmamasıdır. Bu nedenle birçok belge, bilim adamları için Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde gözle görülür, dikkat çeken çalışmalara şahit olmaktayız. Özellikle bu alanda yapılan doktora çalışmaları dikkat çekmektedir ve son derece önem arz etmektedir.
Bu günlük, bu konuyu burada noktalayalım, önümüzdeki sayıda konuya devam edeceğim…
Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık bildirgesi, İngiltere ile olan ilişkilerin sona ermesi demekti...
Kısaca artık dostluk sona ermiş, negatif bir rekabet donemi başlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri; Fransa, İspanya’ya yaklaşmayı denedi, ancak bu ülkelerden de beklediği ilgiyi göremedi.
Bu gelişmeler sonucu ABD ticaret gemileri büyük zorluklarla, korsan gemilerin hücumlarına maruz kaldılar. Amerikan ticaret gemilerinin önlerinde sadece iki seçenek vardı ya bölgeden çekilecekler ya da serbest ticaret yapabilmeleri için Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olan Fas, Cezayir, Tunus ve hatta Trablusgarp eyaletleri ile siyasi ve ticari antlaşma yapacaktı.
Amerikan ticaret gemilerinin Akdeniz bölgesine gelmesi, başta İngiltere olmak üzere Fransa ve İspanya’nın da canını sıkmaya başlamıştı... Ortam bu şekilde aydınlanınca Amerikan ticaret gemileri için tek sığınak kalmıştı… Osmanlı İmparatorluğu eyaletleri alan Fas, Cezayir, Tunus ve Trablusgarp’la ticari güvenlik antlaşması yamak!
Amerikan ticaret gemileri, Osmanlı bayrağını taşımakla güvenliğe kavuştular. Ancak İngiltere, Fransa ve İspanya’nın canları bu antlaşmalara çok sıkıldı. ABD ticaret gemilerini bölgeden uzaklaştırmak için çeşitli metotlar denemeye başladılar.
Haliyle Akdeniz’de sular ısınmaya başladı...
Konuya gelecek sayımızda devam edeceğiz!
Tarih Nisan 1975’i gösterdiğinde, dünya uzak bir kıtada yeni ve bağımsız bir devletin kurulduğunu duyuruyordu. Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi, Kıta Kongresinin neden Büyük Britanya Krallığından bağımsızlığını ilan etmeye oy verdiğinin bir açıklamasıydı.
Tarihler Nisan 1775’i gösteriyordu.
Okyanusun öbür ucunda yer alan bu yeni devletin başta ticari ilişkiler olmak üzere Avrupa ve Asya ülkeleri ile sağlıklı ve emin ilişkiler kurabilmesi için, bölgede ağırlığı olan bir ülkeyle dostluk antlaşmaları yapmasına ihtiyaç vardı.
Bu devlet Osmanlı imparatorluğu idi. Nitekim kuruluşunun üzerinden henüz 20 yıl geçmişken, yani 1795 yılında Osmanlı imparatorluğu ile 5 Eylül 1795 yılında denizcilik antlaşması adı verilen ilk antlaşmasını yaptı!..
Bu anlaşmadan başlayarak tarihi süreç içerisinde Türk-Amerikan ilişkileri hakkında bilgilendirici makaleler yazmaya gayret edeceğiz.
Gazetemizin sütunlarında bu tarihi süreci zevkle takip edeceğinizden eminim.
Türkses’in ABD’de de dostluk sesin güçlendireceğinden eminiz!
Saygı ve muhabbetle!