.
Amerika Birleşik Devletleri henüz devlet yapılanmasını tamamlamamış, bağımsızlık sürecini yeni geride bırakmışken, Osmanlı Devleti ile temas kurmuştu. Bu temasın arka planında ideolojik ya da doğrudan siyasal bir ittifak arayışı yoktu. Daha çok dönemin ticari ve güvenlik ihtiyaçlarından kaynaklanan pragmatik bir yakınlaşma söz konusuydu. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğu; Avrupa, Asya ve Afrika’ya yayılan topraklarıyla yalnızca askeri ve siyasi bir güç değil, aynı zamanda geniş bir coğrafyada istikrarın ve düzenin temsilcisiydi.
Sömürgeciliğin yükselişe geçtiği yüzyıllarda Osmanlı, birçok mazlum millet için bir denge unsuru ve sığınak işlevi görüyordu. Atlas Okyanusu ve Akdeniz havzasında İngiliz ve Fransız korsanlarının tehdidi altındaki ticaret yolları, yeni kurulmuş Amerika için ciddi bir risk alanıydı. Bu noktada Osmanlı’nın denizlerdeki varlığı ve özellikle Cezayir üzerinden sağladığı etki, Amerikan ticaret gemileri açısından önemli bir güvenlik şemsiyesi oluşturuyordu. Osmanlı’nın Akdeniz ve Atlas Okyanusu’ndaki gözü ve kulağı konumundaki Cezayir, Amerikan gemileri için fiili bir liman ve koruma alanıydı.
Osmanlı bayrağını gemilerine çeken Amerikan ticaret gemileri, korsan saldırılarına karşı caydırıcılık sağlıyor; bu sayede ticaretlerini daha güvenli biçimde yürütüp ülkelerine dönebiliyorlardı. Bu durum, iki devlet arasında doğrudan siyasi bir ittifaktan ziyade karşılıklı menfaatlere dayalı bir denge ilişkisini ortaya koyuyordu. Güçlü olan Osmanlı, deniz güvenliği sağlıyor; yükselme aşamasındaki Amerika ise küresel ticaret ağında yerini sağlamlaştırıyordu.
XIX. yüzyıla gelindiğinde ise dengeler değişmeye başladı. Sanayi Devrimi’nin etkisiyle ekonomik ve askeri kapasitesini artıran Amerika Birleşik Devletleri, artık yalnızca kendi kıtasında değil, küresel ölçekte de söz sahibi olmaya yöneldi. Bir zamanlar İngiltere, Fransa ve İspanya gibi Avrupa güçlerinin baskısına maruz kalan Amerika, zamanla bu devletlere karşı baskın güç konumuna evrildi. Denizlerde, ticarette ve uluslararası siyasette artan etkinliği, onu XX. yüzyılın belirleyici aktörlerinden biri haline getirdi.
Bugün “Dünyanın en güçlü ülkesi hangisidir?” sorusuna verilen yanıt çoğu zaman tereddütsüz biçimde Amerika Birleşik Devletleri olmaktadır. Ancak asıl mesele, bu gücün nasıl kullanılacağıdır. Güç, insanlığın ortak barışı ve adaleti için mi seferber edilecektir; yoksa yeni tür sömürgeci politikaların aracı mı olacaktır? Tarih, bu sorunun cevabını gelecek nesiller adına kaydedecektir.
Türkiye ise, tarihsel bağların ve geçmişteki karşılıklı dayanışma örneklerinin bilinciyle, ABD ile ilişkilerinin dostluk temelinde sürmesini temenni etmektedir. Bu ilişkinin, karşılıklı saygı ve eşitlik zemininde devam etmesi, yalnız iki ülke için değil, küresel barış ve istikrar açısından da önem taşımaktadır. Çünkü tarih göstermiştir ki güç kadar, o gücün hangi ilkelere hizmet ettiği de belirleyicidir.