.
Saygıdeğer okurlarımız, selamlar,
Amerika Birleşik Devletleri bugün yeni bir ekonomik dönemin içine sürüklenmiş durumda. Resmi rakamların ve siyasi tartışmaların ötesinde, sokakta, markette, ev kirasında, vergi yükünde ve gündelik hayatta çok daha büyük bir gerçek yaşanıyor. Bu gerçek, Amerika’nın yalnızca bir ekonomik krizle değil, aynı zamanda bir toplumsal dönüşümle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Son on yılın temel eğilimi, Amerikalı artık aynı gelire daha az hayat sığdırabiliyor. Gelir artışları, yaşam maliyetlerinin gerisinde kaldıkça orta sınıfın gücü eriyor. Bu durum yalnızca yoksulluğu artırmıyor, aynı zamanda Amerika’nın karakterini de değiştiriyor. Çünkü bu ülkenin gücü her zaman çalışan orta sınıftan gelmişti. New York–New Jersey bölgesine baktığımızda bu dönüşümün en sert yüzünü görüyoruz. Kiralar ulusal ortalamanın üç katına çıkmış durumda. Ev vergileri, ulaşım masrafları, çocuk bakım ücretleri ve sağlık giderleri artık sıradan bir aile bütçesinin taşıyamayacağı noktada. Bu nedenle birçok aile, hayat kalitesini koruyabilmek için şehir merkezinden uzak bölgeleri tercih etmeye başladı. Bu göç hareketi ekonomik bir tercihten çok, hayatta kalma stratejisine dönüşmüş durumda. İnsanlar artık büyük şehirlerin cazibesini değil, bütçelerini düşünüyor. Kira yerine mortgage, metro yerine araba, şehir yerine banliyö… Bu değişim sessiz ama etkisi çok büyük.
Amerikan tüketicisi de belirgin şekilde değişiyor. İnsanlar eskiden “harcamak için kazanırdı,” şimdi “harcamamak için çalışıyor.” Market tercihleri bile bu değişimin en net göstergesi. Bir dönem “organik” ve “premium” marketler yükselirken, bugün uygun fiyatlı zincirler rekor büyüme yaşıyor. Artık Amerikalı fiyat etiketinin yanındaki küçük rakama değil, sepetin toplamına bakıyor. Otomotiv sektöründe de benzer bir tablo var. Arabalar artık 4–5 yılda bir değişmiyor. Ortalama kullanım süresi 13 yıla dayandı. İnsanlar borçlanmaktan çekiniyor. “Yeni araba” artık bir ihtiyaç değil, lüks. Bu değişim, tüketici güvenindeki çöküşün somut bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Ekonomik baskı altındaki bir toplumda doğal olarak iş gücü davranışları da değişiyor. Çalışanlar daha az risk almak, daha fazla garanti aramak istiyor. İş değiştirme oranları düşüyor, insanlar daha düşük maaşlı ama daha stabil işler aramaya başlıyor. Bu da ekonominin dinamizmini zayıflatıyor. Amerika’nın yenilikçi ruhu, maliyet baskısının gölgesinde yavaşlıyor.
Tüm bunların üzerine bir de “yeni ekonomi” gerçeği ekleniyor. Yapay zekâ, otomasyon ve dijitalleşme, özellikle küçük işletmeleri köşeye sıkıştırıyor. Teknoloji devleri piyasayı domine ettikçe rekabet azalıyor, fiyatlar artıyor ve ekonomik güç birkaç şirketin elinde toplanıyor. Bu durum uzun vadede hem tüketiciyi hem üreticiyi zorluyor. New York–New Jersey hattı, bu teknolojik dönüşümden de güçlü şekilde etkileniyor. Ofislerin boşalması, uzaktan çalışma düzeninin kalıcı hale gelmesi ve ticaretin dijital platformlara kayması, şehir ekonomilerinin temelini sarsıyor. Bir zamanlar dünyanın en pahalı ofis bölgeleri olan alanlar bile yeniden tanımlanmak zorunda. Göç konusu da bu dönüşümün kritik bir parçası. Yönetilemeyen göç dalgaları, büyük şehirlerin ekonomik dengesini bozuyor. Bu durum ne göçmeni suçluyor ne de sistemi aklıyor, sadece gerçeği ortaya koyuyor. Yük dengeli dağılmayınca, şehirler zorlanıyor. Konut fiyatları artıyor, kamu hizmetleri yetersiz kalıyor ve sosyal gerginlik büyüyor.
Amerika bugün rakamlardan değil, insanların yaşadığı gerçeklerden okunuyor. Market sepetinden kira kontratına, metro biletinden sağlık sigortasına kadar her şey yeni bir ekonomik düzenin sinyallerini veriyor. Bu düzen, Amerika’nın alıştığı büyüme modelini değil, yeni bir hayatta kalma modelini dayatıyor. Ve bu dönüşümün merkezinde New York–New Jersey var. Çünkü burası hem riskleri hem trendleri herkesten önce gören bir laboratuvar. Bugün burada yaşanan her gerilim, yarın Amerika’nın geri kalanına yayılacak bir etki alanı taşıyor. Bu nedenle bu dönemi sadece ekonomik bir dalgalanma gibi görmek yanlış olur. Amerika yeni bir toplumsal eşikte duruyor. Çalışma kültürü, tüketici davranışı, şehir ekonomileri ve göç dinamikleri tamamen farklı bir yöne evriliyor. Önümüzdeki yıllar, bu dönüşümün kalıcı mı yoksa geçici mi olduğunu belirleyecek.
Bugün Amerika’da yaşam maliyetinin baskısı öyle bir seviyeye ulaştı ki, bu ülkeye umutla gelen birçok göçmen artık kendi içinde sessiz bir muhasebe yapıyor. Burada kurmaya çalıştığım hayat, beni gerçekten ileri mi taşıyor, yoksa sadece ayakta mı tutuyor? sorusu her geçen gün daha yüksek sesle soruluyor. Bu soru büyüdükçe, Amerikan rüyası ile memleketteki gerçeklik arasındaki makas da daralıyor. Belki de ilk kez, Türkler dahil birçok göçmenin aklında şu ihtimal beliriyor.
Eğer Amerika yaşanabilir olmaktan uzaklaşırsa, geri dönmek bir kayıp değil, yeni bir başlangıç olabilir mi? Bu soru bugün hafif bir fısıltı gibi gelebilir, fakat ekonomi değişmezse, yarının en sert gerçeğine dönüşebilir.
Selam ve saygılarımla,