.
Saygıdeğer okurlarımız selamlar,
Soykırım yalanına sığınanlara ve bundan beslenen lobilere sesleniyorum: Ne yaparsanız yapın, Osmanlı Devleti’nin yüzyıllar boyunca farklı milletleri koruyarak bir arada yaşattığı gerçeğini değiştiremezsiniz. Eğer ortada bir yok etme niyeti olsaydı, bu birlikte yaşam asırlar boyunca devam etmezdi.
Ermeniler de bu düzenin bir parçasıydı. Ticarette, zanaatta ve şehir hayatında yer aldılar. Bu tarihî gerçek, propaganda ile değil, hayatın içinden gelen izlerle ve kayıtlarla görülür.
Ve en önemli gerçek 1915 bir barış yılı değil, bir savaş yılıydı. I. Dünya Savaşı tüm dengeleri altüst etmişti. Osmanlı Devleti doğu cephesinde Rusya ile savaşırken, cephe gerisinde güvenlik ciddi bir tehdit haline gelmişti.
O dönemde Ermeni silahlı gruplarının düşmanla birlikte hareket ettiği, köy baskınları düzenlediği ve cephe gerisini hedef aldığı tarihsel bir gerçektir. Bunlar bir “söz” değil, savaşın içinde yaşanmış somut durumlardır. Devlet elbette buna karşı bir tedbir almak zorundaydı: Tehcir Kanunu.
Bu kararın amacı bir milleti yok etmek değil, savaş şartlarında cephe gerisini güvence altına almaktı. Bu bir ideoloji değil, bir devlet refleksidir. Bugün ise bu karmaşık tarih tek bir kelimeye indirgenmeye çalışılıyor. Oysa gerçekler bu kadar basit değildir.
Tarih, propaganda ile değil, yaşananlarla ve arşivlerle anlaşılır. Bir milleti topyekün suçlamak ne adildir ne de gerçektir. Bizim dedelerimiz, bir devletin içinde, bir savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan insanlardı.
Çanakkale’de dahi, karşılarındaki düşman olan Anzakları tedavi edebilecek bir vicdanın mirasçılarıydı. Gerçekler değişmez, ancak çarpıtılabilir.
Gerçekleri değiştiremeyeceğinizi bildiğiniz için, her 24 Nisan’da bu meseleyi “soykırım” olarak kabul ettirmeye çalışıyor, farklı ülkelere de bunu dayatıyorsunuz. Bugün yaptığınız tam olarak budur. Tarih, yalanı değil gerçeği yazar. Hafıza ise günü geldiğinde hesap sorar.
ASALA’nın kurşunlarıyla hayatını kaybeden diplomatlarımızı unutmadık, asla da unutturmayacağız.
Tam da bu nedenle, bu meseleye yaklaşım “bir gün konuşup bırakmak” olamaz. Bu, diaspora için bir hafıza meselesidir. Aynı zamanda bir bilinç ve sorumluluk meselesidir. Gerçeği savunmak yalnızca tepki vermek değildir, doğru anlatımı yerleştirmektir. Bugüne kadar yapılan en önemli iş, hakikati “belgeyle ve arşiv diliyle” anlatmaya çalışmaktır. Çünkü propaganda, duyguyla çalışır, gerçek ise bilgiyle güçlenir. Bu yüzden iddialara sloganla değil, doğru kavramlarla, tarihi bağlamla ve soğukkanlı bir dille karşılık verilmelidir.
Bu konuda duyarlı çevreler uzun süredir aynı noktaya dikkat çekiyor. Genç kuşaklara doğru anlatım taşınmadığında, dışarıdaki propaganda daha kolay alan buluyor. Oysa gerçek, süreklilikle korunur. Bir yazıyla değil, bir çizgiyle güçlenir. Önümüzdeki dönemde yapılması gerekenler bellidir. Arşiv temelli kısa bilgilendirmeler, diplomat suikastlarını unutturmayan hatırlatmalar, uluslararası okuyucuya uygun kavramlarla yazılmış metinler ve gençlere hitap eden sade anlatımlar… Bunlar tartışma üretmek için değil, gerçeği kalıcı kılmak için gereklidir.
Çünkü gerçek, bekleyince değil, anlatınca yaşar. Hakikat, susarak değil, doğru dille konuşarak korunur. Ve bu toplum, ne kadar gürültü çıkarılırsa çıkarılsın, hafızasını da vicdanını da kaybetmeyecektir.
Selam ve saygılarımla.